1 Haziran 2016 Çarşamba

Pembe çiçekli battaniye


Sanırım üç hafta kadar uğraştırdı beni ama iş varken hiç kolay olmuyor buna benzer büyük işlerle ilgilenmek. Uygun saatleri ayarlayıp çalışmıyor olsaydım taş çatlasın bir hafta sürerdi. (Yazar burada kendince, kendine methiyeler sıralar...)

Bu ara bebek battaniyesi fikrini çok seviyorum. Neden acaba? (Yazar burada kendine subliminal mesaj vermektedir.) Yakın ve yaşıt olduğum bir arkadaşım yakın zamanda doğum yaptı, yaklaşık bir aylık bir bebesi var. Kız. Onun son hamilelik dönemlerinde konuşmalarımızla harekete geçip renklerle oynayıp, biraz da pinterest kurcalayıp bir battaniye örmeye başladım.

Bu boyutta büyük bir şey çalışıp bu kadar keyif aldığım bir çalışma olmamıştı daha önce. Çünkü hep, "Bitsin artıııkkkk!" diye isyan etmeye başlarım bir şey çalışırken. I ıh. Bu böyle olmadı.



Küçük pembe kabarık çiçek motifleriyle başladım, ardından yeşil yapraklarını yaptım. Beyaz fon ile tamamladım.



Bazıları da pek meraklı! "O ne, o ip ne, o sallanan şey ne, sen onunla niye oynuyorsun, gel, benimle oyna." gibi bazı sabotajlarla beni engellemeye çalıştı. Başardı mı, genelde evet, ama yine de yılmadım, çalıştım!

Ne bınlar böyle yeaaa, yesen yenmez, oynasan oynanmaz, garip garip şeyler Pınar,hıh!






Bebek battaniyesi olmasının yanında koltuk şalı olarak da kullanılabilir, tabii. Bence bu şekilde de oldukça keyifli görünüyor.

Sevgilerimle,
Pınar

26 Mayıs 2016 Perşembe

İstanbul'un fethini kutlamak ne kafası?





Meğer, çook uzun zamandır yapılan bir şeymiş. İyi de... Hadi İstanbu'u geçtim de... Aydın'da bunu kutlamak nedir ki? Üstelik bir devlet dairesinde sosyal etkinlik olarak yaptırılıyor.



O zaman tüm Türkiye'de de İzmir'in kurtuluşu kutlansın, 9 eylül güzel bir gün. Yani.



 Sanırım bu kafayı, bu inancı, bu ezikliği, bu saplanmışlığı asla anlayamayacağım.

* Fotoğraflar Google görsellerden temin edilmiştir. 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kendine not: Bağlantılar Önemlidir






 


 Şu karikatürden o kadar hoşlanmıyorum ki...

Hani insanlar derler ya, "Anne olunca anlarsın."
Ben görüyor ve arttırıyorum, "Evlenince anlarsın." 

Tam zamanlı bir işte çalışıp da evin "sakin" kalabilmesini sağlamak inanılmaz zor.

Bu sebeple çocuk sahibi olma konusunda inanılmaz çekincelerle dolu zihnim. Evlilik aşaması geçtikten sonra aslında kendimi hazırlamaya başlamıştım. Okumalarım değişti, yeniden çocuk gelişimi kitaplarımı açtım, ama bebek başka, bebek bilinmez bir konu. Bence her ne kadar bebeklerle çalışan kişiler için dahi olsa; yeni bir canlının hayata adapte olma süreci her seferinde sancılı, ve bu sancıyı en çok kim çekiyor, bilelim bakalım?

Eeeeveeett, doğru tahmin, kadın.

Bu sebeple bu fotoğrafa bakıp bakıp, ben kendime neden bunu edeyim diye düşünmüyor değilim.
Belki de ben abartıyorum, bilemiyorum.

Çünkü işin bir de şu boyutu var. Ve ben son derece ciddiye alıyorum.

Dün akşam eve dönerken, eşim yurtdışında olduğu için pazara uğradım, ardından da elim kolum dolu diye yürümeyeyim, dolmuşa bineyim dedim. Dolmuşun en arka kısmında, kucağında daha belki henüz bir yaşını doldurmuş bir bebeği kucağında olan bir kadın gördüm, bebeğin kucağında da bir paket cips.

Beynimin kaynadığını hissettim, halbuki banane değil mi... İşte keşke banane olmasa. Toplum polisi gibi ağzımı açıp da car car bağırasım geldi kadına, kadın da benim yaşlarımda biriydi, "Bu yaştaki bebenin elinde bu cips paketinin ne işi var, sen ne yedirdiğinin farkında mısın be yavrucum?" diye.Yanında oturan teyze de "Mama mı yiyorsun?" diyerek çocuğu sevmeye çalışıyordu. Mama değil o teyzeciğim, ah, biz neden böyleyiz ki, neden, neden?

Şimdi, herkes kendi çocuğunu kendi dilediği gibi yetiştirir, istediğini yedirir, istediğini içirir. Ama birincisi yazık değil mi? Yediğimiz domatesin, çileğin ilaçsızını, hormonsuzunu bulmanın derdine düşmüşken  insan bunu bebeğine nasıl yapar? Bir ikincisi de bu durum benim çocuğum olduğunda çevredeki bilgisiz, bilinçsiz insanların "Aman canım yesin ne olacak." cümlesiyle mücadele etmeme sebep olacak. Çünkü neden? Çünkü biz bu topraklarda sadece yaşıyoruz. Düşünmeden, katkı vermeden, ne yaparsam daha iyi olur diye düşünmeden, laf yerindeyse hunharca bu toprakları harcıyoruz. Sonrasında da bir yaşındaki bebenin yediği cipsten ne olacak ki diye düşünüyoruz. Sonra da kloraklara batırdığı temiz zannettiği bezlerle evini temizlediğini sanarken dünyayı kirleten insanlarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Kızıyorum. Ben bu durumları kabul edemmiyorum.






11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne alıyoruz, ne harcıyoruz?

Uzun zamandır kendime, çevreme, doğaya, hayvanlara zarar verebileceğini düşündüğüm bir şey varsa onu satın almamaya çalışıyorum.

Ekonomik sebeplerle değil. Yani kemer sıkmaktan bahsetmiyorum.
Gerekmediği için almıyorum. Yani... Almamaya çalışıyorum.

Dolabıma giysilerimi sığdıramayıp bir de üstine "Giyecek bir şeyim yok." diye ağlanmamın dışarıdan bakıldığında ne kadar saçma olduğunu görebildiğimden beri yapıyoeum bunu. Evet, dışarıda bir sürü güzel giysi var, moda değişiyor, hele şimdi yaz geliyor, elbiseler cıvıl cıvıl. Almıyorum. Almayacağım. Çok var. Kırmızı güllüsü yoksa sarı lalelisi var. Yetmez mi?

Mutfak eşyası... Dolaplarıma sığdıramadığım kadar çok tabak çanak sahibiyim. Gözüm doyuyor mu? Doymuyordu, ama yeter dedim.

Artık eve hediye gelen nevresim takımlarını beğensem de paketlerini açmıyorum. Sonra depolama ihtiyacımı gideremediğim için daha da çok eşyaya ihtiyaç duyuyorum. Hediyelikleri başkalarına hediyelik götürebilmek için özenle saklıyorum.

Temizlik malzemelerinin cazibesine kendimi kaptırıp da evin içini türlü çeşitli kimyasal parfümler içeren deterjanlar, oda kokularıyla doldurmuyorum. Klorak konusunda bir aşama kaydedemedim, ne yazık ki bazı konularda onun yerine sirke ve karbonat kullanmak işe yaramıyor. Bu konuda üzgünüm gerçekten.

Kitap satın alma konusunda cömertim. Fazlalıkları ihtiyaç duyanlara veriyorum.

Tohum meselesi var bir de. Beni bu yazıyı yazmaya iten...
İki sene önce agaclar.net isimli internet sitesinden edindiğim tohumlarla bir sevdaya kapıldım. Türlü çeşitli, hiçbiri hibrit olmayan bir sürü tohum edindim. Ne yazık ki o dönemde eşim görev nedeniyle bir yıl kadar yanımda değildi. Ben de bahçe ile ilgilenemediğim için tohumlarımı balkonumda besledim, büyüttüm. Bahçe gibi verimli olmadı, elbette. Sonra o bahçeyi satalım da daha büyük bir yer alalım dedik. Satılır da güzelim tohumlarım giderse diye bu sene de el atamadım bu işlere. Gelgelelim bir süre verdim eşime. Yaz bitimine dek eğer satamazsak bahçemizi tohumlarımı değerlendirmeye başlayacağım.

Ne alıyoruz dedik ya, toprak aalım işte. Gelecekte dünyada gıda savaşları yapılacağını düşünürsek bir avuş toprak dahi karnımızı doyuracak belki de. Toprak alalım, tohum alalım.

7 Mart 2016 Pazartesi

Ben bir şeyleri yanlış yapıyorum ama...

Evlilik sonrasında kadınların en çok ama en çok yakındıkları konunnun başında her şeye yetememek geliyor. Özellikle çalışan ve çocuklu kadınların ciddi yakınmalrına tanık oluyorum. Her şeye yetmeye çalışmak zor, dur ben sana daha net bir şekilde söyleyeyim: İmkansız.



Ama, bunun imkansız olduğunu bilinç hali bildiği halde bir yerde tıkanma yaşanıyor. Bu tıkanmalar ne biliyor musunuz? Şimdiye dek getirdiğimiz yaşımız kaçsa o yaşa kadar edindiğimiz, öğrendiğimiz, gördüğümüz, gözlemlediğimiz, duyduğumuz, duymak zorunda bırakıldığımız bilinçdışımıza kodlanan en iyi olmaya çalışma güdüsü.

"Evim pırıl pırıl olsun, birisi geldiğinde her şey mükemmel olsun, en iyi yemekler olsun, şimdiye dek en memnun kaldıkları ev benim evim olsun. "

"Ben pırıl pırıl olayım, her daim temiz olayım, saçım, makyajım giysilerim kusursuz olsun, tırnaklarım hep ojeli ve bakımlı olsun, bacağımda tek bir kıl dahi olmasın."

"Çocuğum temiz olsun, en iyisini yesin, en iyi bakımı görsün, lafımdan çıkmasın, çikolata yemesin, bensiz bi yere gitmesin -güvenli dahi olsa- , odası temiz olsun, kıyafetleri düzgün olsun, onunla en kaliteli zamanı ben geçireyim, oyunlar, şakalar, gülüşmeler olsun, çocuğum mutsuz olmasın."

"Sekiz- beş çalışayım, işime de yeteyim, en başarılı ben olayım, patron/müdür/amir en çok beni sevsin, işlerim asla kalmasın, hep zamanında bitireyim, herkese örnek olayım -sınıf birincisi olayım-"

"Kocamla çok mutlu olayım, onun isteklerini de yapayım, düzenli sevişelim, hayatımıza yenilikler getirelim, gezelim, tozalım, yemeklere çıkalım, hiçbir şeyden, hiçbir kimseden geri kalmayalım."

Eksik kaldı mı, kalmıştır elbet. Arada ipucu verdim, nereden geldiği anlaşılsın diye. Bunlar hep çocukluktan zihnimize kazınmış ikincil öğretilerimiz. Ben kendimi evlenene kadar evin düzenine bu kadar takık bir kadın olarak tanımlamazdım. Sevgilim o zamanlar da bana gelirdi, kaliteli zaman geçirirdik, evim derli toplu da olsa dağınık da olsa önemsemezdim. Ne olacaktı sanki?


Evlenince ne değişti? Roller. Roller değişince ben kendi bildiğim "karılık" rolünü, o da kendi bildiği "kocalık" rolünü oynamaya başladı. Rollerde bir sıkıntı yoktu aslında, ama bir yerde yine takılmıştık ne yazık ki.

Benim öğrendiğim ve uygulamaya çalıştığım rol ile olmak istediğim rol arasında bir uyuşmazlık vardı. Çünkü bilincimdeki çalışan kadın kodlarıyla bilinçdışımdan getirdiğim evdeki kadın kodları birbirine geçmiş durumdaydı.

Feminist düşünceyle hareket edersem eşimin benimle birlikte her şeye el atması gerekiyordu. Bunu ondan beklediğimi de zaman zaman ona belli ettim ya da dile getirdim -bkz. dün akşam!-. Ben kahvaltı hazırlıyorsam o da bana yardım etmeliydi, ben temizlik yapıyorsam o da ucundan tutmalıydı, akşam yemeğinde iki tabak sofraya koymalıydı, ben söylemeden çöpü çıkarmalı, kedinin kumunu değiştirmeli, yemekten sonra en azından kendi tabağını bulaşık makinesine yerleştirmeliydi, beni yemekte tek başıma bırakmamalıydı, yemek denen şey sosyal bir şeydi çünkü, o gittikten sonra yemeğn tadı tuzu olmuyordu.   

Öte yandan bir şeyler yapıyordu. Ama ideal yaratmaya çalışan kadına yetemiyordu. Elinden geleni yapıyor ama bir türlü takdir göremiyordu. Kırk yılın başında bir geri çekilmişti, onda da hemen lafı yemişti. Ne olurdu çorapları ortada olsa, ne olurdu bugün yatak toplanmasa, ne olurdu ev bir hafta süpürülmese. O hiçbir şey talep etmiyordu ama kadın sürekli dırdırlanıyordu. Azıcık rahat olamaz mıydı?

Pek çok evde yaşanan şeyin küçük bir özeti bu. Aman canım, ne olacak diyemiyorum, çünkü biliyorum ki her pürüzlü davranışın altında açığa çıkmayı bekleyen bir yaşam olayı var. Tamamlanmamışlıklar olduğunda sürekli şimdiyi kazıyıp geçmişe gidiyoruz, ama neyi nerede aramamız gerektiğini bilmediğimizde bozuk plak gibi tekrar edip duruyoruz. Aynı olay, aynı tepki, aynı sonuç. Ne zaman ki döngü kırılıyor bir yerde, ondan sonra iyileşme faslı geliyor. O noktada da çalışmak gerekiyor elbette. Ama asıl mühim olan farkındalık. 



29 Şubat 2016 Pazartesi

Kitap: Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu?- Catherine Mathelin / Bir Takım Pedagojik Bilgiler

Gelişim psikolojisi adına bir miktar tekrar yapmış oldum. Bu durum, okul yıllarına geri dönmüş gibi hissettirdi bana. İyi de oldu.

Freud'a Ne Yaptık da Çocuklarımız Böyle Oldu? şeklinde sitem dolu bir isme sahip bu kitapla ilgili notlarımı yazmak istedim. Geriye dönüp baktığımda kitabın içinden ayıklamaktansa bu şekilde okumak daha kolay olur diye düşünüyorum. Blogger'ın başına bir şey gelmezse elbette...

freuda-ne-yaptik-da-cocuklarimiz-boyle-oldu-ana-babalara-notlar-catherine-mathelin

"Bir çocuğu anlık bir zevkten yoksun bırakmak için kendimizi de o zevkten mahrum edebilmemiz; çocuğumuzun bizi tatmin etmek için değil, aksine bizden ayrılmak, bizi eleştirmek, ve bağımsız yaşamak için var olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ana babasını hiç eleştirmeyen bir çocuk onlara yapışır kalır ve büyüyemez.
     'Başarılı bir eğitim' diyordu Freud, 'ergenlik çağında eleştirilebilen bir eğitimdir.' "  (sf. 39)

" 'Merak etme, canın her şeyi isteyebilir, ben yasak olanı yapmana izin vermemek için buradayım.'
     İşte, bir çocuğun aradığı güvence" (sf. 42)

Burada aklıma R. Ferber'in açıklaması geliyor: Şöyle bir şeydi; "Eğer ki çocuğunuz elini prize sokmak istiyorsa ne kadar ağlarsa ağlasın ona bu istediğini yaptırmayacaksınız..." Çocuğa sonsuz özgürlük vermek ve onu, dünyanın onun etrafında döndüğüne inandırmak da parmağını prize sokmasına izin vermek kadar tehlikeli işte.


"Anneler bebeklerini erkeklerine yeğlediklerinde, erkekler bebeğe karşı düşmanca duygular geliştirir.
     Sigmund Freud şöyle diyordu: 'En mutlu genç çiftlerde bile, baba, çocuğun, özellikle genç oğulun rakibi olduğu duygusunu taşır ve gözde çocuğa düşmanlık duygusu bilinçdışında derin bir şekilde kök salar.' " (sf. 50)

"Bazı anneler oğullarının hiçbir erkeksi davranışta bulunmaması, kendilerini hiç tehlikeye atmaması, güçlerini denememesi için ellerinden geleni yaparlar!... Bu tür annelere Françoise Dolto 'pantolon önü dikicileri' adını vermişti." (sf. 55)

"Ben senin baban değilim, ama evde ne yapılıp ne yapılmayacağına anne ve ben karar veririz, burada yasaları senin koyman söz konusu değil." (sf. 84)

" ...Bu temel kıstastan hareketle, günümüzün yeniden kuırulan ailesi çocuğa yeni deneyimler yaşamak, insani gelişmesine yardımcı olacak sorumlu yetişkinlere rastlamak gibi olanaklar sağlar. Bunun için de, ailenin şu ya da bu üyesinin çıkarları doğrultusunda hizmet vermesini çocuktan istememek gerekir." (sf. 86)

 "Klinik psikoloji bize bir kez daha çocuğun yolunu bulabilmesi açısından, başkalarının keyfi için değil, kendisi içim yaşadığı inancını taşıması gerektiğini öğretiyor." (sf. 87)

"Bir erkeğin karnında bebek taşıma arzusu sadece Freud'un hastası başkan Schreber'e özgü değildir." (sf. 102)

" Çocuklar sergilenir, ağızlarından öpülür, okşanır, büyüklerin yataklarında yatırılır.Çocuklar bundan çok rahatsız olur ve yerlerinin neresi olduğunu bilmezler. Özne olmaya hakları var mıdır, yoksa yalnızca ana babalarının nesnesi konumunda mıdırlar?" (sf. 108)

" 'Davranışları şiddet içeriyor.' diyordu bana Eric'in annesi. 'Bir şeyler yapın da bu bahsi kapatalım.' 
     Aksine, bu bahsi açalım. Çocukları şiddete yönelten ve mutsuz kılan nedir?" (sf. 109)

"Çocukların şakası yoktur, bilesiniz." (sf. 110)

"Ana babaların dramı çocukluklarında çektikleri konusunda kendilerini sorgulamadan, çocuklarına neler çektirdiklerini anlayamayacak olmalarıdır." (sf. 111)

"Sakin ve aklı başında görünen kişilere, hangi türden olursa olsun otorite kullanma fırsatı verildiğinde, bunların aşırı şiddete başvurduklarına ratslanmaz mı? Şu çekingen büro memuru servis şefi olduğunda zorbaya dönüşür. Şu yumuşak ve silik kadın, bir spor arabanın direksiyonuna geçtiğinde en kaba saba insan gibi davranabilir. 
     İnsanlık böyledir. Büroda ezilen ve evde karısı tarafından horlanan kapı komşunuz, köeğine tekmeler atabileceği gibi oğlunu dövmekten de hınç dolu bir haz alacaktır. 
...
     Eğitmek yani "eduquer" sözcüğünün etimolojisini unutmayalım.: Dışarı yönlendirmek... Eğitmek, çocuğa bizden ayrılma, gitme olanağını sağlamaktır. " (sf. 113)

"Aşırı gevşeklik, kötü muamelenin bir şeklidir." (sf. 115)

"Her ergen bilinçdışında ölümle uğraşır. Kendi ölümü, ( bir zamanlar var olan çocuk, artık yoktur), ve artık tapınma nesnesi olmaktan çıkmış, bilginin ve iktidarın temsilcisi olmayan bir babanın ölümü. 'Çocuk ancak yetişkinin cesedini çiğneyerek büyüyebilir' der Winnicott." (sf. 125)

" Çocukların arkadaş ana babalara değil, yol gösteren yetişkinlere ihtiyacı vardır. Ancak büyüklerin bunun için kendi ergenliklerini atlatmış olmaları gerekir." ( sf. 126)

"İstakoz kompleksinden söz ederken Françoise Dolto bunu anlatır. ' İstakozlar kabuk değiştirirken önce eski kabukları düşer ve yenisi çıkana kadar bir süre savunmasız kalırlar.' " (sf. 129)

"Françoise Dolto, danışmaya kabul ettiği çocuklara her zaman şöyle derdi: ' Ben okulda daha iyi çalışman için, evde uslu olman için ya da seni bir hastalıktan kurtarmak için çalışıyorum. Ben, neysen o olman için buradayım.' " ( sf. 136)

Bu notlardan yola çıkarak Françoise Dolto'yu da okuma listeme alıyorum. Ne yazık ki kişinin Türkçe'ye çevrilmiş pek az kitabı var.

Bloglarını ya da kitaplarını okuduğum kişilere bakınca genel olarak şöyle bir şey gözlemliyorum. Kişiler ebeveyn olduktan sonra yeniden kendilerine dönüyorlar, notlarda yazdığı gibi, sanki yeniden doğup, yeniden çocuk olup yeniden büyüyorlar. Bu sefer ruh büyüyor tabii, var olan travmalar yeniden açığa çıkıyor, anılar ete kemiğe bürünüyor, ben asla yapmam denilenler bir de bakmışsın seninle bütünleşen şeyler olmuş.

Sanırım bu nedenle de daha çocuk büyütmeye hazır değilim ben. Kendimle olan derdimi aşıp anlayıp, ondan sonra yeniden başlamam gerekiyor diye düşünüyorum. Geçmişime kendimi hazırlamam lazım. Psikodrama da buna son derece yardımcı oluyor zaten.



19 Şubat 2016 Cuma

28

Genelde doğum günümde hep hüzünlü olurum. Kendimi bildim bileli bu melankolik ruh hali doğum günüme tekabül eden günlerde istisnasız gün boyunca benden ayrılmaz.

Nitekim sabah kalktığımda da aynı şey oldu.

Mufit bebeğimin gırlamaları, eşimin sevgi dolu sözleri... I ıh. Gözlerim dolu ve boğazım düğümlü.

Psikodrama çalışıyorum ya, düşünüyorum neden böyle, bunu yaratan etmenler nedir acaba diye? Vardığım sonuç şu: Kutlamayı haketmeyen bir dünya var ortada, ben neyi kutluyorum? Bu başka birinin doğum gününde ya da başka bir özel günde ortaya çıkmıyor -örneğin yılbaşı- bir tek kendi doğum günümde oluyor. Kendimi kutlamaya değer bulmuyorum sanırım.

Haberler kötü. Dünyanın, ülkenin her bir tarafından yüreğimi acıtan şeyler duyuyorum. Göğsümden boğazıma, oradan da göz pınarlarıma uzanan bir dalgalanma oluyor. Ağlamak çare değil ama. Ama... Türkiye sürekli patlıyor. Gerçek anlamda. Sıra sıra resmen; Ankara, Diyarbakır. Bitmiyor ve herkesi perişan ediyor. Medya bu haberlerle dolu. Sürekli bilgi akışı yenileniyor, ölenler var ardından isim listeleri geliyor. İnsanlar görüşlerini, acılarını ve duygularını paylaşıyor sosyal medyada. Bütün bu haberlerin yanında bir haber daha gördüm bugün, içeriğine bakamadım. Haber şu: "Plajdaki insanların selfie sevdası yüzünden ölen yunus." Oğlum siz salak mısınız? Afedersiniz ama gerizekalı mısınız, moron musunuz? Al, psikolog olarak test yaptım işte, geçerlik güvenirlik aramaya ne hacet; geçemediniz zeka testinden! Vicdan mı demek gerek yoksa?

Bu haber beni daha çok üzdü. Şöyle ki, hayvanlara karşı duyarlılığım insanlara göre olandan daha yüksek, bunu inkar etmiyorum. Ama şimdi bu ayrımı yapmamda başka bir motivasyon var. Terörist diyoruz ya bombaları patlatanlar için, onlara bir kılıf bulup kendimizi onların dışında tutup onlara lanetler okuyoruz ya , onların kötü halini kabul edip onlara karşı savaş kazandığımızda mutlu oluyoruz ya... Yunusun kazanamadığı savaşın karşısındaki teröristler ne olacak peki? Bilinçli, akıllı, iyi çocuk yetiştirmeye çalıştığını iddia eden, kabul gören işlerde çalışan, adli anlamda suç teşkil eden bir olaya karışmayan, yüksek lisans, doktora yapmaya çalışan gerizekalılar olarak sen daha adi bir teröristsin, kusura bakma! Bu duyarsızlık, bu bencillik, bu dış grup yaratma merakı, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, bu doğanın içine çekinmeden s.çmacılık, bu akıllı telefonlar, bu teknoloji, bu selfie salaklığı... Ne istediniz o güzelim hayvancıktan? Toplam zeka puanınız o hayvanı yeniden yaşadığı cennete göndermeye yetmez miydi acaba? Yolda gördüğünüz bir salyangozu alıp kenara çekmek insanlığınıza ters mi gelirdi acaba?

Merhaba, artık melankolik değil öfke doluyum.

Artık her olumsuz haberi öfke skalasında üç iken beş, beş iken sekiz olarak değerlendiriyorum. Tahammülsüzlük had safhada. Öfkeme yenik düşüp camı pencereyi indirmek ve bu ortamın yaratılmasında etkisi olan herkese lanet olsun diye bağırmak istiyorum. Bu işin içinde ben de varım ne yazık ki, aklımın almadığı pek çok şeyin içinde olmak beni çok ama çok öfkelendiriyor.

Bu yüzden de dünyayı yaşamaya, doğum günümü de kutlamaya değer görmüyorum.
Yunuslar ölmese, belki...
Çok üzgünüm.


www.trofeci.com