düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2016 Cuma

Life is so unpredictable

Diyor ki; iştahlı iştahlı anlatıyor: " Gelmişti de, yapmıştı da, söylemişti de, zarar vermişti de..."
Ben de ona diyorum, "Nereden biliyorsun? Gördün, işittin, tanık oldun mu?"
"Yoo, ama kaynağım çok sağlam." diyerek yanıt veriyor bana.
"Peki, bizzat içinde bulunmadığın bir olay ile ilgili nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun? "diye soruyorum. Kendi savını sürdürmeye devam ediyor. Bunun üzerine söyleyebilecek bir sözüm yok.

Bizimki gibi toplumlarda rivayetler üzeine hikayeler yazılır. Birisi de çıkıp demez genelde: "Olaya dahil oldun mu, nereden geliyor bu kesin cümleler?" diye. Kulaktan kulağa öyle aktarılmıştır o, öylr bilinir.

Belki bu kadar inanmasak işittiklerimize bakış açısı değişecek, materyal üzerine araştırma yapacağız. Neden? Çünkü böyle bir dünyaya evriliyoruz biz. Görmek, dokunmak, sorgulamak istiyoruz. Her ne kadar görmek emin olmaka eş tutulmasa da.

Karşımıza çıkan olguları "Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?" diye değerlendirdiğimizde yeni ufuklar açılacak belki. Çünkü sorgulamak iyidir.

Antropologların dediğine göre -ki insanbilimciler tarafından kabul gören bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.-  aslında ilkel bir hayvanız ve çevremizde gördüğümüz, boyundurluğumuz altına aldığımız pek çok canlıdan fazlası değiliz. Beynimizin farklı gelişmiş bölümleri sayesinde -dünyaya zarar- kendimize yarar olduğunu sandığımız birtakım gelişimler gösterip yaşadığımız yeri mükemmeleştirdiğimize inanıyoruz. Bu kaotik dünya düzeni içinde ben buna inanmıyorum. Çünkü bu kaos insan eli ile yaratılmış. Çünkü bu, bize ait.

Bir suaygırı yaşadığı dünyayı ne denli bozmaya çalışabilir? Bir pelikan "Buralar hep benim!" diyerek plajları kapatır mı diğer türdaşlarına ve olmayanlarına? Bir arslan çitle çevirir mi geyikleri, hem onları besleyip hem de yiyeceğini bile bile. (Niye beslesin, yer, geçer.) Hem de onların da yenileceğini hissettiğini bile bile.

Yapmaz herhalde.

Ben, Norveç orman kedisinin Van kedilerini yok etmek adına bombalar icat edebileceğine hiç şahit olmadım.

Peki bu denli kötülük yaparken biz, ne hak ettiğimizi düşünüyoruz bu dünyadan? Nasıl mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Hangi toplumsal olaydan soyutlayabiliriz kendimizi de ruh sağlığımızı kendi belirlediğimiz norm sınırları içinde tutabiliriz?

Kendimi 'genel olarak mutlu' olarak tanımlardım. Bilmiyor muydum? Biliyordum, dünyada çokça acı var, sömürü var, bireysel ve toplumsal savaşlar var. Kendi adıma da yaşamak için bireysel savaş veriyorum aslında. Ama artık mutlu değilim. O kadar çok ölüm, o kadar çok ideolojik ranj ile dolu ki çevrem, çevremiz, dünya, neye mutlu olunması gerektiğini bilemiyorum.

Dünyaya inanılmaz bir saygı duyuyorum. Eskiden böyle değildim. Berbat değildim ancak duyarlı da değildim. Kullanmasak ne olur antibakteriyel sabunları, çamaşır sularını, oda parfümlerini? Ağaçlaar bu kadar zarar vermesek? Mesela yemesek hayvanları? Ölür müyüz? Ölmeyiz bence ama alışkanlıklarına o kadar bağlı ki insanoğlu, olmasa kendisinin ne olacağını şaşırır belki de.

Şaşırıyoruz zaten.

Mutluluğum üzüntüye, üzüntüm küntlüğe dönüştü. Düşünmek biraz da olsa açtı beni, bir süredir daha parlak zihnim. Biliyorum ki değişkenler çok kontrol edilemez bir halde ve süreçler benden bağımsız. Genelin içinde tek başıma belki de kendi savaşımı veriyorum. Bu teslimiyetsizlik hali (fakat kendine teslim olma) beni nereye götürür bilemiyorum. Ama insani değerlerim diye bildiğim şeylerin kendime yenilmesinden hiç de memnuniyetsizlik duymuyorum. İlkel olamk bence insan olmaktan çok daha değerli.

26 Mayıs 2016 Perşembe

İstanbul'un fethini kutlamak ne kafası?





Meğer, çook uzun zamandır yapılan bir şeymiş. İyi de... Hadi İstanbu'u geçtim de... Aydın'da bunu kutlamak nedir ki? Üstelik bir devlet dairesinde sosyal etkinlik olarak yaptırılıyor.



O zaman tüm Türkiye'de de İzmir'in kurtuluşu kutlansın, 9 eylül güzel bir gün. Yani.



 Sanırım bu kafayı, bu inancı, bu ezikliği, bu saplanmışlığı asla anlayamayacağım.

* Fotoğraflar Google görsellerden temin edilmiştir. 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kendine not: Bağlantılar Önemlidir






 


 Şu karikatürden o kadar hoşlanmıyorum ki...

Hani insanlar derler ya, "Anne olunca anlarsın."
Ben görüyor ve arttırıyorum, "Evlenince anlarsın." 

Tam zamanlı bir işte çalışıp da evin "sakin" kalabilmesini sağlamak inanılmaz zor.

Bu sebeple çocuk sahibi olma konusunda inanılmaz çekincelerle dolu zihnim. Evlilik aşaması geçtikten sonra aslında kendimi hazırlamaya başlamıştım. Okumalarım değişti, yeniden çocuk gelişimi kitaplarımı açtım, ama bebek başka, bebek bilinmez bir konu. Bence her ne kadar bebeklerle çalışan kişiler için dahi olsa; yeni bir canlının hayata adapte olma süreci her seferinde sancılı, ve bu sancıyı en çok kim çekiyor, bilelim bakalım?

Eeeeveeett, doğru tahmin, kadın.

Bu sebeple bu fotoğrafa bakıp bakıp, ben kendime neden bunu edeyim diye düşünmüyor değilim.
Belki de ben abartıyorum, bilemiyorum.

Çünkü işin bir de şu boyutu var. Ve ben son derece ciddiye alıyorum.

Dün akşam eve dönerken, eşim yurtdışında olduğu için pazara uğradım, ardından da elim kolum dolu diye yürümeyeyim, dolmuşa bineyim dedim. Dolmuşun en arka kısmında, kucağında daha belki henüz bir yaşını doldurmuş bir bebeği kucağında olan bir kadın gördüm, bebeğin kucağında da bir paket cips.

Beynimin kaynadığını hissettim, halbuki banane değil mi... İşte keşke banane olmasa. Toplum polisi gibi ağzımı açıp da car car bağırasım geldi kadına, kadın da benim yaşlarımda biriydi, "Bu yaştaki bebenin elinde bu cips paketinin ne işi var, sen ne yedirdiğinin farkında mısın be yavrucum?" diye.Yanında oturan teyze de "Mama mı yiyorsun?" diyerek çocuğu sevmeye çalışıyordu. Mama değil o teyzeciğim, ah, biz neden böyleyiz ki, neden, neden?

Şimdi, herkes kendi çocuğunu kendi dilediği gibi yetiştirir, istediğini yedirir, istediğini içirir. Ama birincisi yazık değil mi? Yediğimiz domatesin, çileğin ilaçsızını, hormonsuzunu bulmanın derdine düşmüşken  insan bunu bebeğine nasıl yapar? Bir ikincisi de bu durum benim çocuğum olduğunda çevredeki bilgisiz, bilinçsiz insanların "Aman canım yesin ne olacak." cümlesiyle mücadele etmeme sebep olacak. Çünkü neden? Çünkü biz bu topraklarda sadece yaşıyoruz. Düşünmeden, katkı vermeden, ne yaparsam daha iyi olur diye düşünmeden, laf yerindeyse hunharca bu toprakları harcıyoruz. Sonrasında da bir yaşındaki bebenin yediği cipsten ne olacak ki diye düşünüyoruz. Sonra da kloraklara batırdığı temiz zannettiği bezlerle evini temizlediğini sanarken dünyayı kirleten insanlarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Kızıyorum. Ben bu durumları kabul edemmiyorum.






11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne alıyoruz, ne harcıyoruz?

Uzun zamandır kendime, çevreme, doğaya, hayvanlara zarar verebileceğini düşündüğüm bir şey varsa onu satın almamaya çalışıyorum.

Ekonomik sebeplerle değil. Yani kemer sıkmaktan bahsetmiyorum.
Gerekmediği için almıyorum. Yani... Almamaya çalışıyorum.

Dolabıma giysilerimi sığdıramayıp bir de üstine "Giyecek bir şeyim yok." diye ağlanmamın dışarıdan bakıldığında ne kadar saçma olduğunu görebildiğimden beri yapıyoeum bunu. Evet, dışarıda bir sürü güzel giysi var, moda değişiyor, hele şimdi yaz geliyor, elbiseler cıvıl cıvıl. Almıyorum. Almayacağım. Çok var. Kırmızı güllüsü yoksa sarı lalelisi var. Yetmez mi?

Mutfak eşyası... Dolaplarıma sığdıramadığım kadar çok tabak çanak sahibiyim. Gözüm doyuyor mu? Doymuyordu, ama yeter dedim.

Artık eve hediye gelen nevresim takımlarını beğensem de paketlerini açmıyorum. Sonra depolama ihtiyacımı gideremediğim için daha da çok eşyaya ihtiyaç duyuyorum. Hediyelikleri başkalarına hediyelik götürebilmek için özenle saklıyorum.

Temizlik malzemelerinin cazibesine kendimi kaptırıp da evin içini türlü çeşitli kimyasal parfümler içeren deterjanlar, oda kokularıyla doldurmuyorum. Klorak konusunda bir aşama kaydedemedim, ne yazık ki bazı konularda onun yerine sirke ve karbonat kullanmak işe yaramıyor. Bu konuda üzgünüm gerçekten.

Kitap satın alma konusunda cömertim. Fazlalıkları ihtiyaç duyanlara veriyorum.

Tohum meselesi var bir de. Beni bu yazıyı yazmaya iten...
İki sene önce agaclar.net isimli internet sitesinden edindiğim tohumlarla bir sevdaya kapıldım. Türlü çeşitli, hiçbiri hibrit olmayan bir sürü tohum edindim. Ne yazık ki o dönemde eşim görev nedeniyle bir yıl kadar yanımda değildi. Ben de bahçe ile ilgilenemediğim için tohumlarımı balkonumda besledim, büyüttüm. Bahçe gibi verimli olmadı, elbette. Sonra o bahçeyi satalım da daha büyük bir yer alalım dedik. Satılır da güzelim tohumlarım giderse diye bu sene de el atamadım bu işlere. Gelgelelim bir süre verdim eşime. Yaz bitimine dek eğer satamazsak bahçemizi tohumlarımı değerlendirmeye başlayacağım.

Ne alıyoruz dedik ya, toprak aalım işte. Gelecekte dünyada gıda savaşları yapılacağını düşünürsek bir avuş toprak dahi karnımızı doyuracak belki de. Toprak alalım, tohum alalım.

7 Mart 2016 Pazartesi

Ben bir şeyleri yanlış yapıyorum ama...

Evlilik sonrasında kadınların en çok ama en çok yakındıkları konunnun başında her şeye yetememek geliyor. Özellikle çalışan ve çocuklu kadınların ciddi yakınmalrına tanık oluyorum. Her şeye yetmeye çalışmak zor, dur ben sana daha net bir şekilde söyleyeyim: İmkansız.



Ama, bunun imkansız olduğunu bilinç hali bildiği halde bir yerde tıkanma yaşanıyor. Bu tıkanmalar ne biliyor musunuz? Şimdiye dek getirdiğimiz yaşımız kaçsa o yaşa kadar edindiğimiz, öğrendiğimiz, gördüğümüz, gözlemlediğimiz, duyduğumuz, duymak zorunda bırakıldığımız bilinçdışımıza kodlanan en iyi olmaya çalışma güdüsü.

"Evim pırıl pırıl olsun, birisi geldiğinde her şey mükemmel olsun, en iyi yemekler olsun, şimdiye dek en memnun kaldıkları ev benim evim olsun. "

"Ben pırıl pırıl olayım, her daim temiz olayım, saçım, makyajım giysilerim kusursuz olsun, tırnaklarım hep ojeli ve bakımlı olsun, bacağımda tek bir kıl dahi olmasın."

"Çocuğum temiz olsun, en iyisini yesin, en iyi bakımı görsün, lafımdan çıkmasın, çikolata yemesin, bensiz bi yere gitmesin -güvenli dahi olsa- , odası temiz olsun, kıyafetleri düzgün olsun, onunla en kaliteli zamanı ben geçireyim, oyunlar, şakalar, gülüşmeler olsun, çocuğum mutsuz olmasın."

"Sekiz- beş çalışayım, işime de yeteyim, en başarılı ben olayım, patron/müdür/amir en çok beni sevsin, işlerim asla kalmasın, hep zamanında bitireyim, herkese örnek olayım -sınıf birincisi olayım-"

"Kocamla çok mutlu olayım, onun isteklerini de yapayım, düzenli sevişelim, hayatımıza yenilikler getirelim, gezelim, tozalım, yemeklere çıkalım, hiçbir şeyden, hiçbir kimseden geri kalmayalım."

Eksik kaldı mı, kalmıştır elbet. Arada ipucu verdim, nereden geldiği anlaşılsın diye. Bunlar hep çocukluktan zihnimize kazınmış ikincil öğretilerimiz. Ben kendimi evlenene kadar evin düzenine bu kadar takık bir kadın olarak tanımlamazdım. Sevgilim o zamanlar da bana gelirdi, kaliteli zaman geçirirdik, evim derli toplu da olsa dağınık da olsa önemsemezdim. Ne olacaktı sanki?


Evlenince ne değişti? Roller. Roller değişince ben kendi bildiğim "karılık" rolünü, o da kendi bildiği "kocalık" rolünü oynamaya başladı. Rollerde bir sıkıntı yoktu aslında, ama bir yerde yine takılmıştık ne yazık ki.

Benim öğrendiğim ve uygulamaya çalıştığım rol ile olmak istediğim rol arasında bir uyuşmazlık vardı. Çünkü bilincimdeki çalışan kadın kodlarıyla bilinçdışımdan getirdiğim evdeki kadın kodları birbirine geçmiş durumdaydı.

Feminist düşünceyle hareket edersem eşimin benimle birlikte her şeye el atması gerekiyordu. Bunu ondan beklediğimi de zaman zaman ona belli ettim ya da dile getirdim -bkz. dün akşam!-. Ben kahvaltı hazırlıyorsam o da bana yardım etmeliydi, ben temizlik yapıyorsam o da ucundan tutmalıydı, akşam yemeğinde iki tabak sofraya koymalıydı, ben söylemeden çöpü çıkarmalı, kedinin kumunu değiştirmeli, yemekten sonra en azından kendi tabağını bulaşık makinesine yerleştirmeliydi, beni yemekte tek başıma bırakmamalıydı, yemek denen şey sosyal bir şeydi çünkü, o gittikten sonra yemeğn tadı tuzu olmuyordu.   

Öte yandan bir şeyler yapıyordu. Ama ideal yaratmaya çalışan kadına yetemiyordu. Elinden geleni yapıyor ama bir türlü takdir göremiyordu. Kırk yılın başında bir geri çekilmişti, onda da hemen lafı yemişti. Ne olurdu çorapları ortada olsa, ne olurdu bugün yatak toplanmasa, ne olurdu ev bir hafta süpürülmese. O hiçbir şey talep etmiyordu ama kadın sürekli dırdırlanıyordu. Azıcık rahat olamaz mıydı?

Pek çok evde yaşanan şeyin küçük bir özeti bu. Aman canım, ne olacak diyemiyorum, çünkü biliyorum ki her pürüzlü davranışın altında açığa çıkmayı bekleyen bir yaşam olayı var. Tamamlanmamışlıklar olduğunda sürekli şimdiyi kazıyıp geçmişe gidiyoruz, ama neyi nerede aramamız gerektiğini bilmediğimizde bozuk plak gibi tekrar edip duruyoruz. Aynı olay, aynı tepki, aynı sonuç. Ne zaman ki döngü kırılıyor bir yerde, ondan sonra iyileşme faslı geliyor. O noktada da çalışmak gerekiyor elbette. Ama asıl mühim olan farkındalık. 



19 Şubat 2016 Cuma

28

Genelde doğum günümde hep hüzünlü olurum. Kendimi bildim bileli bu melankolik ruh hali doğum günüme tekabül eden günlerde istisnasız gün boyunca benden ayrılmaz.

Nitekim sabah kalktığımda da aynı şey oldu.

Mufit bebeğimin gırlamaları, eşimin sevgi dolu sözleri... I ıh. Gözlerim dolu ve boğazım düğümlü.

Psikodrama çalışıyorum ya, düşünüyorum neden böyle, bunu yaratan etmenler nedir acaba diye? Vardığım sonuç şu: Kutlamayı haketmeyen bir dünya var ortada, ben neyi kutluyorum? Bu başka birinin doğum gününde ya da başka bir özel günde ortaya çıkmıyor -örneğin yılbaşı- bir tek kendi doğum günümde oluyor. Kendimi kutlamaya değer bulmuyorum sanırım.

Haberler kötü. Dünyanın, ülkenin her bir tarafından yüreğimi acıtan şeyler duyuyorum. Göğsümden boğazıma, oradan da göz pınarlarıma uzanan bir dalgalanma oluyor. Ağlamak çare değil ama. Ama... Türkiye sürekli patlıyor. Gerçek anlamda. Sıra sıra resmen; Ankara, Diyarbakır. Bitmiyor ve herkesi perişan ediyor. Medya bu haberlerle dolu. Sürekli bilgi akışı yenileniyor, ölenler var ardından isim listeleri geliyor. İnsanlar görüşlerini, acılarını ve duygularını paylaşıyor sosyal medyada. Bütün bu haberlerin yanında bir haber daha gördüm bugün, içeriğine bakamadım. Haber şu: "Plajdaki insanların selfie sevdası yüzünden ölen yunus." Oğlum siz salak mısınız? Afedersiniz ama gerizekalı mısınız, moron musunuz? Al, psikolog olarak test yaptım işte, geçerlik güvenirlik aramaya ne hacet; geçemediniz zeka testinden! Vicdan mı demek gerek yoksa?

Bu haber beni daha çok üzdü. Şöyle ki, hayvanlara karşı duyarlılığım insanlara göre olandan daha yüksek, bunu inkar etmiyorum. Ama şimdi bu ayrımı yapmamda başka bir motivasyon var. Terörist diyoruz ya bombaları patlatanlar için, onlara bir kılıf bulup kendimizi onların dışında tutup onlara lanetler okuyoruz ya , onların kötü halini kabul edip onlara karşı savaş kazandığımızda mutlu oluyoruz ya... Yunusun kazanamadığı savaşın karşısındaki teröristler ne olacak peki? Bilinçli, akıllı, iyi çocuk yetiştirmeye çalıştığını iddia eden, kabul gören işlerde çalışan, adli anlamda suç teşkil eden bir olaya karışmayan, yüksek lisans, doktora yapmaya çalışan gerizekalılar olarak sen daha adi bir teröristsin, kusura bakma! Bu duyarsızlık, bu bencillik, bu dış grup yaratma merakı, bu bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık, bu doğanın içine çekinmeden s.çmacılık, bu akıllı telefonlar, bu teknoloji, bu selfie salaklığı... Ne istediniz o güzelim hayvancıktan? Toplam zeka puanınız o hayvanı yeniden yaşadığı cennete göndermeye yetmez miydi acaba? Yolda gördüğünüz bir salyangozu alıp kenara çekmek insanlığınıza ters mi gelirdi acaba?

Merhaba, artık melankolik değil öfke doluyum.

Artık her olumsuz haberi öfke skalasında üç iken beş, beş iken sekiz olarak değerlendiriyorum. Tahammülsüzlük had safhada. Öfkeme yenik düşüp camı pencereyi indirmek ve bu ortamın yaratılmasında etkisi olan herkese lanet olsun diye bağırmak istiyorum. Bu işin içinde ben de varım ne yazık ki, aklımın almadığı pek çok şeyin içinde olmak beni çok ama çok öfkelendiriyor.

Bu yüzden de dünyayı yaşamaya, doğum günümü de kutlamaya değer görmüyorum.
Yunuslar ölmese, belki...
Çok üzgünüm.


www.trofeci.com

17 Şubat 2016 Çarşamba

Entelektüelleşme

Bugün görüşmeye gelecek olan danşanlardan bir tanesi için üniversiteden bri arkadaşıma danışma ihtiyacı hissettim. Vaka karmakarışıktı, adamın antisosyalliği mi var, obsesif kompulsif bozukluğu mu var, hangisi diğerini etkiliyor ya da hangi belirti diğerinden ayırt edilmeli?

Ona anlattım, onun da kafası karıştı. Sonra bana çözüm sunmaya çalıştı, elimizdeki verileri değerlendirdik.

Hasta öyküsünü sordu bana. Ve kilitlendim o anda. Evet, çok fazla kişiden sorumluyum, evet, pek çoğuyla talepler doğrultusunda görüşme yapıyorum. Ama gerçekten sorun olduğunu düşündüğüm kişilerden TAM ANLAMIYLA anamnez almadığımı fark ettim. Ve bunun eksikliğini daha önceden neden hissetmemiştim ben? Beynim boşaldı resmen.

Çalışmakta olduğum iş yerinde kendi istediğim standartları yakalayamıyorum. Devlet dairesinde mümkün olmadığına ikna oldum artık. Fakat... O da benimle aynı standartta olan bir kurumda çalışıyor. Ve bana Rorschach yaparak belirtileri değerlendirdiğini söyledi. Ben dışarıdan aldığım eğitimin kaymağını neden burada yiyemiyorum o zaman? Neden kendimi bu kadar engelliyorum, anlamadım.

Kendimi mesleki anlamda çok boşladığımı düşünüyorum. Akademik anlamda okumam gereken bir dolu kitap listesi varken ve bu kitapların çoğunluğuna sahipken neden okumadığımı AN-LA-YA-MI-YO-RUM.

Bu demek değil ki hiçbir şey okumuyorum. Okuyorum aslında bütün gün. Çocuk gelişimi, ebeveynlik becerileri,  doğum hamilelik. Yani kendim için bir sonraki aşama. Sanırım çalışmakta olduğum yerde kendim için bir fayda alamadığımı düşünüyor olmam benim işime değil kendime odaklanmama neden oluyor. Son bir ayda gebelik, doğum, annelik babalık meseleleriyle ilgili inanılmaz bilgi edindim. Bundan dolayı da son derece memnunum. Ama ya işim? Ya görüşmelerim? Ya görüşmelerimin içeriği? Yapmam gereken her şeyi yapıyorum, fakat kendime yetemiyorum.

Bu aslında dünün yazısıydı. Dün arkadaşımla vakayı tartıştıktan sonra ben harekete geçip hemen klinik görüşme tekniklerini elden geçirdim. Kendime hatırlatmalar yaptım, bir kısmını zaten yaptığımı, elimdeki taramalardan çoğu bilgiyi edindiğimi fark ettim. Sonra kendime yeni bir dosya oluşturup sistemli şekilde anamnez kayıtları almaya karar verdim. Bugün teknik nedenlerden ötürü başlayamadım - çünkü sabah bir hışımla evden çıktık çünkü 10 dakika sadece 10 dakika kendime vakit ayırıp bir değişiklik yapar saçımı başımı toplar evde makyaj yaparım bu sefer diye düşünürken eşim yukarıdan höykürdü: "Gömleğim bitmeeeeeeeşşşş!" Halbuki ben evrenden sadece 10 dakika istemiştim. Sonra gömlek ütüledim, sonra çantamı toparladım, evden cıkma saatimiz geçmişti ve apar topar evden çıkmıştık ve ben canım oğlumun mamasını vermeyi unuttuğumu fark ettim. Anımsadığımda çok geçti, geri dönemezdim malesef göz yummak zorunda kaldım. Ve bütün gün sabahın dağınıklığını ve telaşını üzerimde taşıdım. Plan yapacak gücü bulamadım, çünkü sabahtan sektirmiştim. Bu da böyle işte, böyle de cezalandırıyorum kendimi. Kötü, değil mi?

 Üstteki anektodla yazımın içeriğini baltalamış olsam da bu dünyada bazı insanlar var ki mizaç mı, yetiştiriliş mi, bilinçli tercih mi bilemiyorum, ne yapıyorlarsa "Vay be!" dedirtiyorlar bana. Bu görüştüğüm arkadaşım da onlardan birisi işte. Entelektüel yaşamına hayran kaldığım, kültürlenme eylemini bana göre hakkıyla yerine getiren sinemalar, bağımsız filmler, alternatif müzikler, tiyatrolar vb. aktiviteleri takip eden, üşenmeyen...

Off, neyse. O da benim kadar güzel cheesecake yapamıyordur. Değil mi ama?
Google görseller sorgusu: Entelektüelleşme. Şahsen başarılı buldum:)

11 Şubat 2016 Perşembe

Nedir bu 20'lik çilesi?

Neredeyse otuzum değil mi?

Ne peki bu yirmilik derdi diye ağlanıyordum ki zaten bu derdi çekenlerin neredeyse hiçbiri bu ağrıyı yirmi yaş dolaylarında çekmemişler.

Benim dört dişim de çıkmış durumda. Dişlerimi yamultuyor diye bir tanesini neredeyse bi beş altı sene önce çektirmiştim. Kulakları çınlasın sülalemizin diş doktoru olan Kaya Amca (Kaya Özdemir) elinin hafifliği, sesinin naifliğiyle sessiz, sakin, gürültüsüz bir şekilde alıvermişti dişi. Sonrasında da hiç sıkıntı yaşatmadılar bana sağolsunlar.

Ama hayatıma biraz çekidüzen vereyim dedim ya, sol alt dişim büyüme atağına geçti.
"Al bakalım allll, doğum günü hediyesi!"
google görseller


Ben böyle bir ağrı bilmiyorum. Ben ki şu anda okuduğum şeylerin de gazıyla "Doğal doğum da yabcaaam, epidural de almıcaaaam, dayanıcam, dayanıcam." diyerek eşimi de gaza getirmeye çalışıyorum. Ama bu diş -Adını Feriha koydum, evet!- bu diş beni tuş etti. Sevgili dişimiz nam-ı diğer Feriha'mız, dün hayatıma girerek bir kaç gün daha yanımda seyredeceğini bana garantiledi.

Dişimi çektirmek istemiyorum. Bir fayda beklediğimden değil, ama sağlam bir dişi boşuboşuna çektirmek işime gelmiyor. Gerçi okuduğum kadarıyla arızalı bir azı dişin yerine de konabiliyormuş ilerleyen zamanlarda. Dur bakalım.

Kafam da bin-beş-yüz! Arada bir bulutların üzerindeymiş gibi bir hal alıyorum, başım dönüyor. Kafamı koltuğa koydum beş dakika içinde rüya gördüm. Uykusuz değilim ama yordu meret.

 Sabahtan beri iki tane ağrı kesici aldım, sağolsun birincisi etki etti ama ikincisi için aynı performansı gösterdiğini söyleyemeyeceğim. Bir de Andorex. O da 10-15 dakikalığına uyuşturuyor, sonra aynı zonklama geri geliyor tabii ki. Akşama Apranax denemek zorundayım, yoksa dayanamayacağım.

Ah Feriha ah! Ne biçim de sarstın beni!

Tanıştırayım, Feriha. (google görseller)

4 Şubat 2016 Perşembe

Proje derken?

Şöyle ki;
Hayatım farklı bir döneme evrilmiş durumda. Yeni kurmaya çalıştığım devamlı olacak ilişkiler var, kuramadıklarım var, kurma noktasında zorlandıklarım var. 
Geçindirmekle mükellef olduğum bir evim, sorumlu olduğum bir kocam var.
Bir de bunların ötesinde ben ve yapmak istediklerim var.
Ve farkına vardığım kadarıyla, belki de psikodramada kendimi hallaç pamuğu gibi atmamın etkisiyle yapmak şstediklerim birbirine girmiş durumda.
Ayın 19'unda doğum günüm var. Dün de bahsettiğim üzere 28 yaşımı dolduracağım.
Şimdiye dek amaçlarım doğrultusunda fakat sistemler nedeniyle istesem de istemesem de dolduruldu hayatım. Ve diyorum ki, şimdi doldurma sırası bende.

Bu doldurma işlemini akışına bırakıp yapmaya kalktığımda kendimde şöyle bir düzen sezdim.
06.30- Kalkış
07.00- Kahvaltı hazırlama
07.20- Kahvaltıya oturma
07.40- İşe geç kaldık diye serzenişler
07.55- Evden çıkış
08.10- İşe geliş
.
.
.
17.00- Mesai bitimi
17.15- Eve dönüş yolculuğu
17.40- Eve geliş
18.00- Akşam yemeği hazırlama
18.30- Akşam yemeği
19.30- Mutfak toplamaya çalışma
20.30- Tv
22.30-23.00- Yatmaya geç kaldıııımm hayıflanmaları
23.30-00.00- Yatış

Ve ertesi gün yeniden aynı işlem.
Ve yeniden...
Ve bu çok sıkıcı.

Bu doğrultuda öncelikli ihtiyacım bir düzen oluşturmak öncelikli ihtiyacım beni mutlu eden bir düzen oluşturmak. Bunu oluşturmak için de şöyle bir şey fark ettim. Ne kadar az eşyan varsa o kadar kolay derlenip toplanılabiliniyor ve geri kalan zamanda da daha az yorgunluk ve daha "kaliteli zaman" geçirilmesi olanaklı oluyor.

Yani, projelerden bir tanesi ki benim ve eşimin ruh sağlığını muasır medeniyetler seviyesinde tutabilmek için: "DÜZENLİ EV PROJESİ".

Adını koyduktan sonra bununla ilgili alt başlıklara ve yapacaklarıma/ yapabileceklerime odaklanabilirim artık. Bununla ilgili dikkate almam gereken ve aklımı kaybetmemek için yapacağım en önemli şey gerçekçi olmak. Bir ara cleanmama web sayfasına takılıp temizlik takıntısı oluşturmaya çalışmıştım kendime. (Ama danışanlar olunca da onların obsesif kompulsif davranışlarını norm dışı olarak değerlendirip psikoeğitimsel çalışmalar yapıyorum, o ayrı.) Ama şimdi evde hediyelerle ve açılmamış paketlerle birlikte gelen 765274523944 takım nevresim, 12367391 tane tabak,çanak bilimum mutfak eşyası, 7846834587823821372 tane eşime ve bana ait atmaya kıyamadığımız yayıntı olunca bu kadar eşyayla birlikte sen o evin parkelerini zor görürsün hatun, dedim kendime.

-Hmm, demek ki bu işe eşya azaltmakla başlamam gerekiyor. Madde.1-

Pekala, 19 şubata kadar acaba "DÜZENLİ EV PROJESİ" ni başlatabilir miyim?
Ne dersin bu işe, Pınar Hanım?

Ev düzenleme projeme kendince "Nah çıkartan!" Hermittin.
Bazı kediler de aileye hiç destek olmuyor!


18 Aralık 2015 Cuma

May the force be with you! Bu bir Star Wars yazısıdır...


İnsanlar isyana gelmişler. Star Wars bilmeyen, filmi bir kere bile izlememiş olan kişiler dahil herkes nasıl bir çılgınlığa kapılmış. Herkes Darth Vader sevici, Stormtrooper'lar falan havada uçuşuyor.

Bugün de yine bir yerlerde okuyordum, Facebook'ta da profil fotoğrafları ışın kılıçlı hale mi gelmiş, neymiş...

Yani hepimiz çılgınlar gibi Star Wars hayranıymışız, vay be!

donanimgunlugu.com'dan alınmıştır.

Yazıyı yazmak gibi bir niyetim yoktu ama her şey geçtiğimiz haftasonu kardeşimin, "Biliyor musunuz, Bim'de orijinal Star Wars ürünleri satılacakmış, hem de çok komik fiyatlara." demesiyle başladı.

Önce acaba bizi trollüyorlar mı diye düşündük. Çünkü ekşisözlük'te bir sürü yorum vardı, kandırılıyor muyuz neyiz acaba derken, afişleri gördük. Üç beş bir şeyler alırız herhalde dedik, şu fotoğrafla adam kendine gecikmiş çeyiz yapmış demekten kendimi alamadım. Eve gidince nelerle karşılaşacağım, merak ediyorum.




İşin özü, ben çok severim. Kardeşimle oturup sabahtan akşama ard arda izlemişliğimiz vardır, deli gibi abur cubura abanıp... Ancak şimdiki film ile ilgili müthiş beklentilerim yok. Bakalım, nasıl olacak.

Bu işin büyük boyutunu da senelerdir değiştirmediğim mail sayfamın arka planının benden habersiz uzay gemisi ile kaplandığını gördükten sonra dile getirmek istedim. Bir de bunu gördükten sonra:




Güzel olmuş ama hadi... Şuna da çok güldüm ayrıca, tek değilmişiz;
http://listelist.com/bim-star-wars/

Neyse; güzel cuma, şahane cuma, bitirelim değil mi haftayı?
Güç sizinle olsun! :)

görsel internetten alıntıdır.

Akşam ne yapsam, sıcak şarap mı yapsam acaba?
Mutlu tatiller!
Pınar

3 Aralık 2015 Perşembe

Sirkenin bu kadar işe yarar olduğunu bilseydim...

Kokusundan hala hoşlanmam. Yemeklere katma fikrini yine bir derece kabul ederim ama salata için kullanma konusu benim için tartışmaya açık değil. Hele salt haliyle içmek... Mümkün değil.

Çocukken böcek mi ısırmıştı tam anımsamıyorum, bir akrabamız büğtün vücudumu sirke ile yıkamıştı. O günden beridir hoşlanmam sirke kokusundan.

Geçen gün de çok severek okuduğum bir blogda sirke toniğinin mideye çok faydalı olduğunu görmüştüm. Bir su bardağı suya bir kaşık bal, bir kaşık da elma sirkesi katılıp sabahları aç karnına içilecek diyordu reçete. Tarife uydum. Maalesef bütün midem bulandı. Bir daha zorunlu kalmazsam denemeyi düşünmüyorum. Şimdiye dek sirke içmeye en çok yaklaşabildiğim nokta İspanya'da kalırken Asturias bölgesindeki Oviedo kentinin yöresel içkisi olan Sidra içebilmek olmuştu.


Hazır yeri gelmişken o zaman, kısa bir gezi notu düşmeden olmaz. Oviedo, İspanya'nın kuzeyinde kalan Asturias bölgesinin başkentidir. Tarihi binaları son derece iyi muhafaza edilmiştir. Bunun en önemli sebebinin müslümanların o bölgeye ulaşamadan İspanya'dan çelikmeleri olduğu söylenir. Denilene göre, Oviedo'ya kadar gelmişler fakat bölge halkı onların devam etmesini engellemiştir. İnsanların davranışları İspanyollardan çok Fransızlara benzer, kuzey etkisinden olsa gerek. Sokaklarda, stereotip bildiğimiz gitar çalan seksi İspanyol erkekleri yoktur.:) Sidra konusundan çok ayrılmadan, Oviedo'da Gascona denilen bir cadde vardır. Sidra özellikle bu caddedeki barlarda içilir. Elmadan yapılan sirkeye benzer, sirkeden daha yumuşak bir içkidir.

cristinabenella88.wordpress.com

Sidranın bardağa özel bir doldurma yöntemi vardir. Şişe bir elde havada, bardak da diğer elde yere yakın tutulur. Bardağa bakmadan şişeden bardağa sidra dökülmeye çalışılır. Tabii turistik bir aktivite olduğu için biz bilmeyenler bu doldurma işlemini başaramayız ve sidra bardaktan çok yerlere dökülür. Genellikle garsonlar sidra servisi yapmaya gelirler. Denemek istiyorsanız söylemeniz gerekir.
Google görseller

İşte ben üniversiteye gidebilmek için her gün bu yoldan geçmek zorunda kalırdım ve gel zaman git zaman sidra kokusuna alıştım.

Sidra hikayesi böyle, Oviedo'ya giderseniz mutlaka deneyin, hele sirke tadını seven biriyseniz sevdiğiniz bir içki dahi olabilir.

Peki o zaman gelelim sirkeye, ben sirke ile ne yapıyorum?
Temizlik!

O kadar temizlik yöntemleri aradım, çizelgeler hazırladım, klorakla ya da bilinen adıyla çamaşır suyuyla evimi kirletemem!

Evet, kirletemem.

Evde kullandığımız pek çok temizlik malzemesinin aslında hijyen sağlarken bir yandan da soluduğumuz havaya, kullandığımız suya karıştığını düşünürsek; her ne kadar gözle görmesek de yarattığı tahribatı birazcık ciddiye alıyor olsak evimize "hijyenik zehirleri" sokmayız bile.

Evcil hayvanım için ve kendimce su kirliliğine almış olduğum önlem bu. Sirke. Her yere, her şeye sirke. Ocak mı temizlenecek? Sirkeli karbonattan daha güzeli yok. Yerler mi silinecek? Arap sabununa destek; az biraz sirke ile. Peki ya camlar? Sirke parlatır, ne gerek var mavi pembe sıvı deterjanlara? Çamaşırlar için? Yumuşatıcıya alternatif- kokusu kalmıyor-. Bulaşık makinesinde yıkanan bulaşıkların temizliğinden endişe mi ediyorsunuz? Parlatıcı yerine sirke işte!




Sirke nerelerde kullanılır, faydaları nelerdir gibi soruların cevaplarını Meyvelitepe blogundan kaynaklarıyla birlikte vermiş. Bu blog her yazısıyla hayatımızda sık kullanılanlarda bulunması gereken bir kaynak. Zaten benim de bahçe böcek işlerine kendimi kaptırmamın en büyük nedenlerinden biridir bu blog. Ben daha okuyup da etkilenmeyenini görmedim.

Burada sirke yapımı ile ilgili Meyvelitepe'nin reçetesini inceleyebilirsiniz.

Ben genelde elma sirkesi alıyorum. Fakat en son marketten aldığım sirkenin içindekilere baktığımda bir katkı maddesi kullanıldığını gördüm. Sirke yahu, niye katkı maddesi koyuyoruz? Sonra işkillendim, belki tutar dedim ve kendim sirke yaptım. Dolapta kıştan kalma 4-5 elma vardı. Onları dilimledim, içine biraz pekmez, biraz şeker biraz nohut koydum. Üstüne de su ekledim. Yaklasık 2 litre kadar olmalı. Sonra cam büyük turşu kavanozlardan birinin ağzına tül gerdim, üstüne de bir parmak açık kalacak kadar bir kapak vardı, onu kapattım. Bir iki hafta beklettim. Arada bir kokladım olmuş mu diye, fermantasyon kokusu gelmeye başladı gerçekten. Sonra, sirkenin oluştuğundan emin olduğumda cam kavanozlara koydum.



Fakat yine de ölçülü yapmakta fayda var, çünkü benim sirkelerin üstünde beyaz küf oluşmaya başladı, bir şeyleri yanlış yaptım galiba. Bir sonrakine daha dikkatli deneyeceğim.

Benim sirkeyi sıklıkla kullandığım bir de yardımcısı var ki o da bir evin olmazsa olmazıdır: Karbonat.

Bir soraki yazıda karbonattan bahsedip, internet araştırmaları sonucu edinmiş olduğum ev yapımı temizleyiciler hakkında konuşmak istiyorum. İşin içine hele aromatik yağlar girdi mi, değmeyin keyfimize...

*****

I really don't like the smell of vinegar. There is no way that i drink or use it in salads. When i was a kid, one of our relatives has washed my body with vinegar because of an insect attack. Till then, i hate vinegar. Just when i was living in Oviedo which is a small town in the north of Spain, there is a traditional drink called Sidra, i could drink it. That was my closest relation with some kind of vinegar thing.

Google görseller

But, when i realized i can use vinegar as a cleaning subject, i adore it. I use it everywhere. In washing machine, dishwasher, for cleaning windows, floors... Really everywhere.

The other thing which i like to use for cleaning is baking soda or sodium bicarbonate, how you like to call.

For the next, i will write about it. And then i will share the cleaning recipes which i use at my home. With aromatic oils, cleaning is not a trouble, something is full of fun! Without any trouble for our world.




2 Aralık 2015 Çarşamba

Temizlik ve düzen işlerine ne dersiniz?

Kendimi toparlayamadım ki, burayı toparlayayım...
Taşınmak ne zormuş!
Yeni eve ve düzene alışmak o kadar sorun değil de, eşyaların içinde kaybolup bir gün önce gözünün önünde olan şeyi bir yerleri toparlarken başka bir yere koymak ve bir daha da bulamamak...
Neleri kaybetmedim ki bu taşınma döneminde? Yüzüğüm, konyak kahehlerim, kutu içindeki iç çamaşırlarım ve en son çizmelerim! Çizme konusu çok önemli çünkü haftasonnu İzmir'de çok yağış vardı ve ben o çizmelere muhtaçtım. Nitekim, hala çizmeleri bulamadım...
Zaten aylar öncesinden başlayan taşınma telaşım içinde hiçbir şey yapamadım, elimden bir iş gelmedi, koliler benim eve aidiyet duygumu köreltti. Bir de "Yeni evde neler neler yaparım ühüüüü." diye yapacağım bazı şeyleri erteledim, farklı bir motivasyon ile başlarım diye düşündüm.
Amma velakin daha ayakkabımı bulamıyorum, ne yeni işi?

Temizlik işi de zormuş be arkadaş! Akşam eve saat 17.30 da geliyorum (pek çok çalışan olarak ağzıma ağzıma vurmak isterseniz haksızsınız diyemem), yemek hazırla, ye, etrafı toparka derkeeen bir bakıyorum saat 22.00 olmuş. Erken yatmayı seven biriyim, bu nedenle saat benim için son derece geç, evde başka bir şey yapacak enerji falan kalmıyor bende böyle olunca.

Bu işe nasıl dur derim diye bir araştırma yapayım dedim. İnsanlar evlerini nasıl temizliyorlar, nasıl düzenliyorlar, püf noktaları nelerdir; hepsini, hepsini, hepsini öğrenmek istedim.

Türkçe blog sitelerinde aramasını beceremediğimden olsa gerek, pek bir şey bulamadım.
Yabancı kaynaklı sitelere baktığımda pinterest dahil çokça kaynak vardı. Bazı bloglarda okudukça "Vay be, bu da mı temizleniyormuş?!" diye şaşırdığım bilgilere ulaştım. Bazılarında ev yapımı temizleyicilere -bu konuda Türkçe kaynaklar da epeyce mevcut.- ulaştım. Bazılarında da kişilerin kendilerine hatırlatma amaçlı listeler oluşturduklarını gördüm. Hatta bunun bir sektör haline dönüştüğünü görünce epey şaşırdım. Ama hoşuma gitmedi dersem yalan olur. Özellikle cleanmama.net, bu konuda bence çok başarılı bir web sayfası.

Ben de kendime hazırlamak istedim, YAPILACAKLAR LİSTESİ, GÜNLÜK MENÜ LİSTESİ, TEMİZLİK LİSTESİ gibi şablonlar hazırladım.
























Çizelgeler daha düzenli bir çalışma ortamı sağlıyor, gözün önünde olduğu zaman unutulacak şeyler hatırlatılmış oluyor. Ben bu nedenle seviyorum listeleri, çizelgeleri, planları.

İsterseniz, resmin üzerine sağ tıklayıp kaydedebilirsiniz. Orijinal boyutta yükleme yapmaya çalıştım, umarım işe yarar.

Kolaylıklar dilerim, herkese.
Sevgilerimle.