21 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap: Dava- F. Kafka



Geç kalınmış bir kitap mı, yoksa zamanlaması son derece manidar mı?

Hayır, şöyle bir şey değil mesela; bütün her şey olup bittikten sonra başlamadım okumaya, bilakis, tam da birkaç gün öncesiydi. Sezgiseldi desek, metafizik için fazlasıyla biriktirdiğim materyalist düşüncelerim var, diğerini çürütürdü hemencecik.

Peki, neden o anda okumaya başladım? Neden koca kütüphanede ödünç almak için gözlerin o kısma, elim o rafa gitmişti.

Demek ki okumam gerekmişti. Ve iyi ki, iyi ki bu döneme denk gelmiş, zihnim bulanık ama tam da kitaba uygun bir duruma gelmişti.

Kitabın başlangıcında Kafka, Dava ve gerçeklik adında bir kısım var. Bu kısımda şöyle bir paragrafa yer vermişler:

           " Albert Camus, 1946 yılında Combat gazetesi için kaleme aldığı 'Ne Kurban Ne de Cellat' adlı denemesinin hemen başında 'Korku Çağı' başlığı altında şu düşüncelerini dile getirir: 

                     '17. yüzyıl, matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi, yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığı söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku, tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılmaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bir bölümünün geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bütün işletmelere ve fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüz yüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşuran başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışınd) artık kimse konuşmuyor., çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyi yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu (...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır...'

          Kafka'nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu Camus'un sözünü ettiği korku'dan başka bir şey değildir. "

Bu pasajı okuduktan birkaç gün sonra gündem değişti ve ben dönüp yeniden okudum. Bir defa daha, bir defa daha. Çok gerçekti ve benim gözümde Camus'nun tespiti tak diye yerine oturmuştu.

Sonra roman başladı ve Bay K. davası ile tanıştı. Ve olaylar gelişti.


          "Block, çağrı üzerine hemen gelmişti, ancak kapının önünde durdu ve sanki girmekte tereddüt etti. (...) Ancak o sırada Avukat'ın sesi duyuldu. "Block burada mı?" diye sordu. Bu soru, epey ilerlemiş olan Block'un önce göğsüne, ardından da sırtına tam bir darbe oldu, adam sendeledi, iyice eğilmiş olarak kaldı ve "Hizmetinizdeyim." dedi. "

Bundan yaklaşık ıkı hafta kadar önce, mal paylaşımı davası nedeniyle tayin edilen bir avukatın müvekkilinin farklı bir düşüncesi karşısında onu azarlayıp susturmasını içeren bir olayı anlatmışlardı."Nasıl olur?" dedim, "Avukat dediğin senin rızan ve paran sayesinde senin yanındadır, senin hakkını savunmak için, azarlamak ne haddine deyip şaşırmıştım. Ve sonrasında kitabın bu kısmına denk geldim.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseller

Avukatlar, idareciler, güç ve makam sahipleri ile karşısında durmayı beceremeyen, korkan, korktuğu için bedenini teslim etmez ama ruhunu teslim edercesine kendisini adayan insanların olduğu ne kadar çok hikaye var, ne kadar çok Block var ve ne kadar çok Block olmaya zorlanmışız, bir defa daha acıdım insanlığımıza.

Çoğunlukla fark edemediğimiz şey gücü kendimiz verirken karşıdaki canavarın nasıl büyüdüğünü görememek. Azar azar besleniyor güç ve karşımıza dikildiğinde nasıl dönüştüğünü soramayacak kadar küçük kalıyoruz. Ve sonra onun için her şey hak haline geliyor. İnandıramıyoruz onu kendimizin yarattığına.

          " Çünkü bazılarına göre öykü, kimseye bekçiyi yargılama hakkını vermiyor. Bize nasıl gözükürse gözüksün, sonuçta bekçi yasanın bir hizmetlisidir, yani yasaya aittir ve insanın yargı alanı dışındadır. O zaman bekçinin adamın emrinde olduğuna da inanılamaz. Yasanın kapısında olsun hizmet görme nedeniyle bağımlı olmak, dünyada özgür yaşamaktan karşılaştırılamayacak kadar fazla bir şeydir."

Özgür yaşamaktan daha kıymetli sayılabilecek başka bir şey olamaz.
Özgürlük yoksa tutsaklık vardır, tutsaklık yerine ölmeyi tercih ederim.
Ben de...
Saygılar Kafka, iyi ki düşünmüşsün.

dava kafka ile ilgili görsel sonucu
google görseler


Ek: Ve her şeyin ötesinde düşünülmesi gereken ve iyi düşünüldüğünde bir bütün haline gelen metafor var. Dava neydi, neden söylenmiyordu diye düşünürken dava aslında hayat mıydı, ruhsal bir rahatsızlık mıydı, yoksa metaforun dışında gerçekten K.'nın yediği bir nane miydi?

 Naneden çok daha fazlasıydı eminim.

Çocuğum olursa akıl balık olduğunda "Haydi, okuyalım." deyip, sonra onunla deli gibi kafa patlatmak istiyorum, benden, bu günden en erken 20-25 yıl sonra bu kitaba çocuğum nasıl yorum yapardı, öğrenmek istiyorum.


20 Eylül 2016 Salı

Şal yapıyorum, ama kime?

Bu örgüye 1800'lü yılların başında ekinlerin toplama zamanı geldiğinde başlamıştım.
...

Büyük ihtimalle lisedeydim. Ivır zıvır şeylerle uğraşmayı bebeklikten beri sevdiğim için elime geçen şeylerle oynamaktan geri duramazdım. Annem bir battaniye yapıyordu, orlon iplerle, o zamanlar adının 'granny square' olduğunu bilmiyor, pinterest olmadığından orada yeni modeller aratamıyorduk elbette. Onlardan artan iplerle, ben bundan bir şal yaparım o zaman deyip başlamıştım buna. Geçen gün yünlerimi didiklerken ana bir baktım bu çıktı ortaya. Saklamışım demek ki.

Yatağın üzerine koydum, yün sandığını kurcalamaya devam ediyordum, bizim oğlan girdi devreye hemen. Bir sürtünmeler, bir oyunlar. "He" dedim, "sana yapmışım çünkü ben bunu, bak boyu da tam sana göre."

Ne vardı? Hayır, ne vardı??

Kediler pek sever bir şeylerin altına girmeyi, arasına girmeyi, saklanmayı... Yeni bir eşya varsa ona gider bi' sürttürür ağzını yüzünü. Amaç: Kokusunu bırakmak. Gizil amaç: Bunlar hep benim yavruuuum, demek.







Tam Mufit ölçülerine göre yapılmış, hazırlanmış; komşu teyzelere güne giderken şöyle bir omuzlarına atıp çıkabilecekmiş gibi durmuyor mu?

--Yerim seni, kedi!--

Elimde diğer renklerden başka ip kalmadı. Dolayısıyla ya kalan kısmı siyah ile devam ettireceğim ya da başka bir şey olarak değerlendireceğim. Ama daha değil. Bi' yüz yıl daha unuturum büyük ihtimalle ben bunu. Du' bakalı n'olecak?

Tabii ki Muhit'e bırakmayacağım, zaten her şeyime el koyuyor, bu kadarı da fazla ama değil mi?
Azıcık kediliğini bilsin!

Bebeğim benim..

19 Ağustos 2016 Cuma

Life is so unpredictable

Diyor ki; iştahlı iştahlı anlatıyor: " Gelmişti de, yapmıştı da, söylemişti de, zarar vermişti de..."
Ben de ona diyorum, "Nereden biliyorsun? Gördün, işittin, tanık oldun mu?"
"Yoo, ama kaynağım çok sağlam." diyerek yanıt veriyor bana.
"Peki, bizzat içinde bulunmadığın bir olay ile ilgili nasıl bu kadar net konuşabiliyorsun? "diye soruyorum. Kendi savını sürdürmeye devam ediyor. Bunun üzerine söyleyebilecek bir sözüm yok.

Bizimki gibi toplumlarda rivayetler üzeine hikayeler yazılır. Birisi de çıkıp demez genelde: "Olaya dahil oldun mu, nereden geliyor bu kesin cümleler?" diye. Kulaktan kulağa öyle aktarılmıştır o, öylr bilinir.

Belki bu kadar inanmasak işittiklerimize bakış açısı değişecek, materyal üzerine araştırma yapacağız. Neden? Çünkü böyle bir dünyaya evriliyoruz biz. Görmek, dokunmak, sorgulamak istiyoruz. Her ne kadar görmek emin olmaka eş tutulmasa da.

Karşımıza çıkan olguları "Acaba gerçekten böyle mi olmuştur?" diye değerlendirdiğimizde yeni ufuklar açılacak belki. Çünkü sorgulamak iyidir.

Antropologların dediğine göre -ki insanbilimciler tarafından kabul gören bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.-  aslında ilkel bir hayvanız ve çevremizde gördüğümüz, boyundurluğumuz altına aldığımız pek çok canlıdan fazlası değiliz. Beynimizin farklı gelişmiş bölümleri sayesinde -dünyaya zarar- kendimize yarar olduğunu sandığımız birtakım gelişimler gösterip yaşadığımız yeri mükemmeleştirdiğimize inanıyoruz. Bu kaotik dünya düzeni içinde ben buna inanmıyorum. Çünkü bu kaos insan eli ile yaratılmış. Çünkü bu, bize ait.

Bir suaygırı yaşadığı dünyayı ne denli bozmaya çalışabilir? Bir pelikan "Buralar hep benim!" diyerek plajları kapatır mı diğer türdaşlarına ve olmayanlarına? Bir arslan çitle çevirir mi geyikleri, hem onları besleyip hem de yiyeceğini bile bile. (Niye beslesin, yer, geçer.) Hem de onların da yenileceğini hissettiğini bile bile.

Yapmaz herhalde.

Ben, Norveç orman kedisinin Van kedilerini yok etmek adına bombalar icat edebileceğine hiç şahit olmadım.

Peki bu denli kötülük yaparken biz, ne hak ettiğimizi düşünüyoruz bu dünyadan? Nasıl mutlu olabileceğimizi düşünüyoruz. Hangi toplumsal olaydan soyutlayabiliriz kendimizi de ruh sağlığımızı kendi belirlediğimiz norm sınırları içinde tutabiliriz?

Kendimi 'genel olarak mutlu' olarak tanımlardım. Bilmiyor muydum? Biliyordum, dünyada çokça acı var, sömürü var, bireysel ve toplumsal savaşlar var. Kendi adıma da yaşamak için bireysel savaş veriyorum aslında. Ama artık mutlu değilim. O kadar çok ölüm, o kadar çok ideolojik ranj ile dolu ki çevrem, çevremiz, dünya, neye mutlu olunması gerektiğini bilemiyorum.

Dünyaya inanılmaz bir saygı duyuyorum. Eskiden böyle değildim. Berbat değildim ancak duyarlı da değildim. Kullanmasak ne olur antibakteriyel sabunları, çamaşır sularını, oda parfümlerini? Ağaçlaar bu kadar zarar vermesek? Mesela yemesek hayvanları? Ölür müyüz? Ölmeyiz bence ama alışkanlıklarına o kadar bağlı ki insanoğlu, olmasa kendisinin ne olacağını şaşırır belki de.

Şaşırıyoruz zaten.

Mutluluğum üzüntüye, üzüntüm küntlüğe dönüştü. Düşünmek biraz da olsa açtı beni, bir süredir daha parlak zihnim. Biliyorum ki değişkenler çok kontrol edilemez bir halde ve süreçler benden bağımsız. Genelin içinde tek başıma belki de kendi savaşımı veriyorum. Bu teslimiyetsizlik hali (fakat kendine teslim olma) beni nereye götürür bilemiyorum. Ama insani değerlerim diye bildiğim şeylerin kendime yenilmesinden hiç de memnuniyetsizlik duymuyorum. İlkel olamk bence insan olmaktan çok daha değerli.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Pembe çiçekli battaniye


Sanırım üç hafta kadar uğraştırdı beni ama iş varken hiç kolay olmuyor buna benzer büyük işlerle ilgilenmek. Uygun saatleri ayarlayıp çalışmıyor olsaydım taş çatlasın bir hafta sürerdi. (Yazar burada kendince, kendine methiyeler sıralar...)

Bu ara bebek battaniyesi fikrini çok seviyorum. Neden acaba? (Yazar burada kendine subliminal mesaj vermektedir.) Yakın ve yaşıt olduğum bir arkadaşım yakın zamanda doğum yaptı, yaklaşık bir aylık bir bebesi var. Kız. Onun son hamilelik dönemlerinde konuşmalarımızla harekete geçip renklerle oynayıp, biraz da pinterest kurcalayıp bir battaniye örmeye başladım.

Bu boyutta büyük bir şey çalışıp bu kadar keyif aldığım bir çalışma olmamıştı daha önce. Çünkü hep, "Bitsin artıııkkkk!" diye isyan etmeye başlarım bir şey çalışırken. I ıh. Bu böyle olmadı.



Küçük pembe kabarık çiçek motifleriyle başladım, ardından yeşil yapraklarını yaptım. Beyaz fon ile tamamladım.



Bazıları da pek meraklı! "O ne, o ip ne, o sallanan şey ne, sen onunla niye oynuyorsun, gel, benimle oyna." gibi bazı sabotajlarla beni engellemeye çalıştı. Başardı mı, genelde evet, ama yine de yılmadım, çalıştım!

Ne bınlar böyle yeaaa, yesen yenmez, oynasan oynanmaz, garip garip şeyler Pınar,hıh!






Bebek battaniyesi olmasının yanında koltuk şalı olarak da kullanılabilir, tabii. Bence bu şekilde de oldukça keyifli görünüyor.

Sevgilerimle,
Pınar

26 Mayıs 2016 Perşembe

İstanbul'un fethini kutlamak ne kafası?





Meğer, çook uzun zamandır yapılan bir şeymiş. İyi de... Hadi İstanbu'u geçtim de... Aydın'da bunu kutlamak nedir ki? Üstelik bir devlet dairesinde sosyal etkinlik olarak yaptırılıyor.



O zaman tüm Türkiye'de de İzmir'in kurtuluşu kutlansın, 9 eylül güzel bir gün. Yani.



 Sanırım bu kafayı, bu inancı, bu ezikliği, bu saplanmışlığı asla anlayamayacağım.

* Fotoğraflar Google görsellerden temin edilmiştir. 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kendine not: Bağlantılar Önemlidir






 


 Şu karikatürden o kadar hoşlanmıyorum ki...

Hani insanlar derler ya, "Anne olunca anlarsın."
Ben görüyor ve arttırıyorum, "Evlenince anlarsın." 

Tam zamanlı bir işte çalışıp da evin "sakin" kalabilmesini sağlamak inanılmaz zor.

Bu sebeple çocuk sahibi olma konusunda inanılmaz çekincelerle dolu zihnim. Evlilik aşaması geçtikten sonra aslında kendimi hazırlamaya başlamıştım. Okumalarım değişti, yeniden çocuk gelişimi kitaplarımı açtım, ama bebek başka, bebek bilinmez bir konu. Bence her ne kadar bebeklerle çalışan kişiler için dahi olsa; yeni bir canlının hayata adapte olma süreci her seferinde sancılı, ve bu sancıyı en çok kim çekiyor, bilelim bakalım?

Eeeeveeett, doğru tahmin, kadın.

Bu sebeple bu fotoğrafa bakıp bakıp, ben kendime neden bunu edeyim diye düşünmüyor değilim.
Belki de ben abartıyorum, bilemiyorum.

Çünkü işin bir de şu boyutu var. Ve ben son derece ciddiye alıyorum.

Dün akşam eve dönerken, eşim yurtdışında olduğu için pazara uğradım, ardından da elim kolum dolu diye yürümeyeyim, dolmuşa bineyim dedim. Dolmuşun en arka kısmında, kucağında daha belki henüz bir yaşını doldurmuş bir bebeği kucağında olan bir kadın gördüm, bebeğin kucağında da bir paket cips.

Beynimin kaynadığını hissettim, halbuki banane değil mi... İşte keşke banane olmasa. Toplum polisi gibi ağzımı açıp da car car bağırasım geldi kadına, kadın da benim yaşlarımda biriydi, "Bu yaştaki bebenin elinde bu cips paketinin ne işi var, sen ne yedirdiğinin farkında mısın be yavrucum?" diye.Yanında oturan teyze de "Mama mı yiyorsun?" diyerek çocuğu sevmeye çalışıyordu. Mama değil o teyzeciğim, ah, biz neden böyleyiz ki, neden, neden?

Şimdi, herkes kendi çocuğunu kendi dilediği gibi yetiştirir, istediğini yedirir, istediğini içirir. Ama birincisi yazık değil mi? Yediğimiz domatesin, çileğin ilaçsızını, hormonsuzunu bulmanın derdine düşmüşken  insan bunu bebeğine nasıl yapar? Bir ikincisi de bu durum benim çocuğum olduğunda çevredeki bilgisiz, bilinçsiz insanların "Aman canım yesin ne olacak." cümlesiyle mücadele etmeme sebep olacak. Çünkü neden? Çünkü biz bu topraklarda sadece yaşıyoruz. Düşünmeden, katkı vermeden, ne yaparsam daha iyi olur diye düşünmeden, laf yerindeyse hunharca bu toprakları harcıyoruz. Sonrasında da bir yaşındaki bebenin yediği cipsten ne olacak ki diye düşünüyoruz. Sonra da kloraklara batırdığı temiz zannettiği bezlerle evini temizlediğini sanarken dünyayı kirleten insanlarla yaşamak zorunda kalıyoruz.

Kızıyorum. Ben bu durumları kabul edemmiyorum.






11 Mayıs 2016 Çarşamba

Ne alıyoruz, ne harcıyoruz?

Uzun zamandır kendime, çevreme, doğaya, hayvanlara zarar verebileceğini düşündüğüm bir şey varsa onu satın almamaya çalışıyorum.

Ekonomik sebeplerle değil. Yani kemer sıkmaktan bahsetmiyorum.
Gerekmediği için almıyorum. Yani... Almamaya çalışıyorum.

Dolabıma giysilerimi sığdıramayıp bir de üstine "Giyecek bir şeyim yok." diye ağlanmamın dışarıdan bakıldığında ne kadar saçma olduğunu görebildiğimden beri yapıyoeum bunu. Evet, dışarıda bir sürü güzel giysi var, moda değişiyor, hele şimdi yaz geliyor, elbiseler cıvıl cıvıl. Almıyorum. Almayacağım. Çok var. Kırmızı güllüsü yoksa sarı lalelisi var. Yetmez mi?

Mutfak eşyası... Dolaplarıma sığdıramadığım kadar çok tabak çanak sahibiyim. Gözüm doyuyor mu? Doymuyordu, ama yeter dedim.

Artık eve hediye gelen nevresim takımlarını beğensem de paketlerini açmıyorum. Sonra depolama ihtiyacımı gideremediğim için daha da çok eşyaya ihtiyaç duyuyorum. Hediyelikleri başkalarına hediyelik götürebilmek için özenle saklıyorum.

Temizlik malzemelerinin cazibesine kendimi kaptırıp da evin içini türlü çeşitli kimyasal parfümler içeren deterjanlar, oda kokularıyla doldurmuyorum. Klorak konusunda bir aşama kaydedemedim, ne yazık ki bazı konularda onun yerine sirke ve karbonat kullanmak işe yaramıyor. Bu konuda üzgünüm gerçekten.

Kitap satın alma konusunda cömertim. Fazlalıkları ihtiyaç duyanlara veriyorum.

Tohum meselesi var bir de. Beni bu yazıyı yazmaya iten...
İki sene önce agaclar.net isimli internet sitesinden edindiğim tohumlarla bir sevdaya kapıldım. Türlü çeşitli, hiçbiri hibrit olmayan bir sürü tohum edindim. Ne yazık ki o dönemde eşim görev nedeniyle bir yıl kadar yanımda değildi. Ben de bahçe ile ilgilenemediğim için tohumlarımı balkonumda besledim, büyüttüm. Bahçe gibi verimli olmadı, elbette. Sonra o bahçeyi satalım da daha büyük bir yer alalım dedik. Satılır da güzelim tohumlarım giderse diye bu sene de el atamadım bu işlere. Gelgelelim bir süre verdim eşime. Yaz bitimine dek eğer satamazsak bahçemizi tohumlarımı değerlendirmeye başlayacağım.

Ne alıyoruz dedik ya, toprak aalım işte. Gelecekte dünyada gıda savaşları yapılacağını düşünürsek bir avuş toprak dahi karnımızı doyuracak belki de. Toprak alalım, tohum alalım.